Tuesday, April 1, 2014

Bir demokrasi, iki demokrasi, üç...


Sene 1994,
İtalya’da genel seçime bir kaç ay kala,
Silvio Berlusconi sağ partisi olan ‘Forza İtalya’ da  parti başkanlığına getiriliyor. 
Gelişi bir olay oluyor önce,kendisi gibi bir medya patronunun ülke yönetemeyeceği tartışılıyor. 
Yönetiyor…
Bir ülkeyi çokta güzel yürütüyor, 
2001’de yeniden başbakanlığa gelerek yürütmeye devam ediyor.
Öyle yürütüyor ki 2005’te Forbes dergisi Berlusconi’nin mal varlığının neredeyse iki katına çıktığını ve 12 milyar doları aştığını öne sürüyor.
Ve Berlusconi 2006’da seçimleri kaybediyor.  
İtalya’nın en uzun liderliğini yapmış hükümet, başbakan, devlet figürü düşüyor.
Egosu yediremiyor Berlusconi’ye bu düşüşü,
Ne kadar yara alsa da bir daha kalkıyor, kalkıyor ve
‘’Özgür Halk Partisi’’  ile katılıyor seçimlere.
2008’de ‘’Bu solcuların, solcu olmaktan ne anladığını anlamıyorum’’ diyor Berlusconi.
Ve İtalya genelinde yüzde kırk yedi civarlarında oy alarak başbakanlık koltuğuna tekrardan oturuyor.
Malum, dünya’nın en güçlü insanlarından biri tarafından yönetiliyor İtalya.
İtalya’n halkı, ustayla gurur duyuyor. 
İtalya’n halkı sağcılığından gurur duyuyor.
İtalya’n halkı ekonomilerinden gurur duyuyor.
İtalya’n halkı özgürlüğünden gurur duyuyor.
İtalya’n halkı televizyonlardan ‘kedi’ belgeselleri izliyor…

Lakin bir gün Cumhuriyet Senatosu bir yasa tanıtımı yapıyor, diyorki Berlusconi'ye ;
 ’Senin param, benim paramdır . Kemerimizi sıkacağız ! ‘
Ancak ülkenin başbakan’ı bir soluklanıyor, düşünüyor. 
Gününü gün ediyor düşünürken.
Ve sonunda parasının kıymetini bilerek istifa ediyor Berlusconi.  

Şimdi bakıyorsunuz, o düşünürken, düşerken, kalkarken ki asilliğiyle Berlusconi, 
başbakanlık döneminde yaptığı yolsuzluk ve gücünü kötüye kullanma davalarıyla cebelleşiyor. 
Şimdiden 7 yıl hapis ve ömür boyu siyasetten men cezası almış olan bu liderin birçok davası devam etmekte. 

Ah demokrasiyi araçlaştıran bu liderler diyorum içimden, despotik ülkelerin demokrasi tiyatrolarında başroldeki liderler..
‘’Başbakan olarak söylediğimi yaptıramıyorum, bu demokrasi değildir! ‘’ diyen Berlusconi ve 
’Batının özlediği demokrasi bizde var ! ’’ diyen Tayyip Erdoğan.

Doğruda söylüyor aslında Erdoğan, bende batılı bir Berlusconi olsam bende özlerdim böyle demokrasiyi! 

Sende demokrasi tutkunusun ya sayın başbakan;
İstikrar yasası denmesine kalmaz, gün ışığında gözden kaybolan yarasalardan hızlı tüyersin;
Kıtalar arkası PENSİLVANYA’da ki inine.


Sonrada sesler yankılanır işte, ‘’inine gireceğiz’’ diye, inine..

Tuesday, February 25, 2014

Doğmadan aşk koydum adını; tüm kadınların.

Devamlılık başarı getirir derler. Devamlılıkla ilgili bir hikaye anlatayım o zaman. Kırmızı elbiseli kadının göğüs yanaklarının çizgileri simsiyah bir kalçanın üzerine serilmiş kokain parçaları gibi ışıldıyor. İncilerden kolyesi parçalar döküyor boyun şelalesinden aşağı. Bacakları güneşin ışığını gözlerime vuruyor yürürken, ben ise kahverengi, beş liralık gözlüğümü takıyorum. Saat on iki'ye doğru geliyor ve sabahın bu saatinde parkta ne bok yediğimi düşünüyorum. Yanımdan geçerken alev saçlarını savuruyor ve duman gerisin geriye yüzüme çarpıyor. Sigaramı dudağımda asılı bırakıyorum kadının kalçasına bakarken. Elimi kasıklarıma götürerek ufaklığı yokluyorum hafifçe. Sakin. Sakinim. O gün eve gidip geceyi sabah edene kadar içtiğimi hatırlıyorum. Öteki gün saat on iki'de sarhoş, dünkü ile aynı kıyafetlerle o parka gidiyorum. Sigaramı ateşliyorum. Devamlılık. Kadın geliyor, bu sefer açık mavi bir elbise üzerinde ve babamın sakallarından beyaz topuklu ayakkabıları ile bana doğru yürüyor. Bana bakarak ellerini saçlarının arasına karıştırıyor. Gülümsüyor. Ayağı kalkıyorum. Yanına gidiyorum. Fazla konuşmama gerek kalmıyor. Kadın ne istediğini bilen bir kadın, beni istiyor, beni alıyor. Evine gidiyoruz. Yolda ne yaptığımı soruyor, nereden geldiğimi, nelerden hoşlandığımı, adımı sormuyor ve bende sormuyorum. Dairesine vardığımızda kanepeye geçiyoruz, üzerindeki elbisenin askılarını kollarından kaydırarak düşürüyorum. İç çamaşarı giymemiş, çırılçıplak karşımda duruyor. Bir elini dudağıma yaklaştırıyor ve ayağı kalkıyor. Bacaklarını hafifçe eğerek tam karşımdaki tabureye çöküyor. Çok yakın ve eli hala dudaklarımda. Dayanamayıp parmağını emmeye başlıyorum. Yavaşça. Dilimle tüm noktalarına dokunacak ve her noktada bir kaç saniye sabredecek kadar yavaş. Elini kasıklarına götürüyor ve cinsel organını, üzerinde silmeye çalıştığı bir leke varmışçasına ovalamaya başlıyor. Tertemiz bedeni, lekenin boşalttığı sıvıyı parlatıyor gözümde. Daha yavaş yalıyorum parmağını. Ve daha yavaş. Elimle parmağını alarak göğüslerine bırakıyorum. Kanepeden inerek parkeye çömeliyorum, dizlerim üzerine. Kadının alt karnına doğru eğiliyorum ve öpmeye başlıyorum. Her defa bir kereliğine öpüyorum. Ellerini arkaya götürerek başını kaldırıyor. Bacaklarının kasıldığını titreyişlerinden anlıyorum. Alçalıyorum, yükseliyor. Dilimle yoklamaya başlıyorum bu sefer. Yeni kesilmiş olmasına rağmen çıkmaya başlayan tüylerin dikenleri batıyor, daha sert yalıyorum, daha sert yaladıkça daha da sertleşiyorum. En aşağı iniyorum. Göğüs uçlarından daha toplu ve yumuşak parçasını içime duman çekermişçesine çekip geri bırakıyorum, daha hızlı, biraz daha hızlı ve parmağım içine girene kadar dahada hızlanmaya devam ediyorum. Ve dilim hızını parmağıma bırakıyor. Kadın lekesi boşaldıkça çalkalıyor vücudunu ve parmağım daha da hızlanıyor. Ellerini saçlarıma doluyor ve çekiyor, çığlıkları tüm camları çatlatırcasına yankılanıyor ardından. Bir haşinle kalçasından kaldırarak kanepeye yatırıyorum kadını . Ellerimle organımı götürüyorum ıslattığım bahçeye ve o bahçenin içinden, ormanın derinliklerine ulaşana kadar nazikçe ilerliyorum. Ormana girince bir anda rahatlıyorum. Derin bir nefes alarak, Tanrı'ya bir ormanda daha nefes aldırdığı için teşekkür ediyorum. Ve Tanrı kapıyor gözlerimi. Başka bir kadını hayal etmeye başlıyorum. İçine girip çıkarken, terlerim üzerine boşalırken, sertleşirken ve ritmikleşirken, tek düşünebildiğim başka bir kadını daha nasıl düzebileceğim oluyor ve tırnakları tam o saniyede sırtımı kanatmaya başlıyor. KANAMAK NE DE GÜZEL ŞEY! Kanattıkça akıtasım geliyor kadının içinde tuttuğu tüm şehvet sularını. Ve hızlanıyorum, o bağırdıkça, bende bağırıyorum. Onu kaldırıyorum, yerine kendimi yatırıyorum kanepeye. Üzerime çıkıyor ve o şükrediyor bu sefer. Ellerini göğüslerim üzerinde tutarken belini dikleştiriyor ve daha sert bastırıyor vücudunu vücuduma. Hızlanıyor ben yavaşladıkça. Ve boşalıyorum. Ve boşalıyor. İki şelalenin aynı göle akarsa olacağı gibi, tüm kanepeyi ıslatıyoruz taşkınlığımızla. Giyiniyorum, bir sigara daha yakıp mutfağında bulduğum şişeden bir yudum içiyorum. Gülümsüyor. Sigaramı yarım kalmış şişenin içine atarak evden çıkıyorum, küfrediyor, adımı söylüyorum. Küfrediyor. İyi bir gün diliyorum. Sokağa çıktığımda ise pencereden uzatıyor kafasını. Göğüslerini hala görebiliyorum. Memnun olduğunu söylüyor. Ve siktir olup gidebileceğimi. Devamlılıkla ilgili birşey söylüyordum ya,  günlük ritüellerim arasından en sevdiğim işte bu; ‘siktir olup’ gitmek oluyor. Ve siktir olup gittikçe, siktir edip yaşamayı öğreniyorum. Bu da bana başarıların en büyüğünü veriyor. Devamlılık, devamlı kılıyor arsızlığımı. Ve ben devamlı yaşıyorum, devamlı yaşayan tüm kadınlarla.

Wednesday, February 12, 2014

Annem, Şerefine güzel kadın.

Her kalem sallayanın yazmassam olmaz dediği anlar vardır; merhabalar. Senelerdir tanımaya çalıştığım adamın yaş günü bugün. Senelerdir farkında olan bir adamın, senelere daha ağır küfürler ettiği bir gün bugün ne yazık ki..

Her zaman tekrarladığım cümleyi, ayna karşısında yineledim bugün "İyi bir insan olmayabilirsin ancak olabildiğinin en iyisisin" . Olabildiğimce kalmaya çalıştığım için, hayatımda varolan herkese teşekkür etmeliyim. Bazı günler onlarda olmuyor da siktir et diyorum, yarın yeni bir gün. Yarınında bir yarını oluyor sonra. Seneler yarınlarla geçiyor, ben seneleri harcıyorum her defasında. Harcanmadığım için, o adama teşekkür etmeliyim.
En güzel yanıda ne biliyor musun, doğduğum günü kutlama gereksinimini hissetmemem. Kutlama gereği hissettiğim tek kişi annem. Annemi kutlamam lazım! Benim gibi bir adamı böyle bir dünyaya getirebilecek cesareti gösterdiği için! Böyle bir adam yetiştirdiği için, bana öğretmeye çalıştığı için ve becerebildiği için!
Annem, bir insanın evladı ile gurur duyması çelişkilidir bilirim; bir evladında anasıyla, babasıyla. Bilmeni isterim ki hayatımda gözlemlediğim en güçlü kadın sensin. Ve beni güçlü görüyorsan, azıcıkta olsa benim ilen gurur duyuyorsan bunun sebebi sensin. Hep söylediğim gibi, ben başına buyruk bir adam oldum her zaman. Kendi yollarım oldu hayatım boyunca, onları izledim. Elle gösterilen, tarif edilen yolların ne değeri olurdu ki onlardan gitseydim?
İnsanların hayal etmeye zorlandığı yollardan ben geçerken senin izlemen kolay değil, biliyorum... Bu yüzden seninle gurur duyuyorum. Her zaman arkamda durduğun için teşekkür ediyorum. Ne kadar uzak kılsamda seni, bana yakın kaldığın için teşekkür ediyorum. Çizdiğim her sınırı geçtiğin için, benden vazgeçmediğin için ve herşeyden öte bana bir başına ev olduğun için teşekkür ediyorum.  Güzel kadın, normal bir evlat olamadığım için özür diliyorum.  Yanında büyüyemediğim için, seneler boyu özlem soluttuğum için, her kararımda seni telaşlarla boğduğum için, oluşumu izlerken, oluştuğumdan korkuttuğum için özür diliyorum. Kısacası, doğduğu günü kutlama gereksinimi hissetmeyen bir adamın annesi olmak zorunda kaldığın için özür dilerim. Bilmeni isterim ki kalem sallamaya değer bildiğim en güzel anı seni düşünürken yaşadım bugün. İyi, kötü yirmi seneyi benimle geçirdiğin için teşekkür ederim. Ve umarım ki yaşadığım süre boyunca, ne kadar uzakta olsak, uzaklarda bir evim olduğu gerçeğiyle yeşeririm. Umarım hayatın boyu doğduğum günde doldurmam gözünü.
Küfürlerimin sinesinden, tek bir yaprak düşürdüğün için, güzel günün kutlu olsun...

Şerefine güzel kadın. Beraber, nicelerine...

Sevgilerle, oğlun.

Wednesday, October 23, 2013

Hayal-et

  Kendimize yaşayan ölüler derdik zamanında, onlar hayaletti; biz ise yaşayan ölüler.
Nefesleri tükenene kadar her duygunun dibine yüzenler.
Hissedemeden ölen, hissettikçe dirilenler.
Tabiri caizse Azrail ile dalga geçenler.
   Onlar ise hayaletti sadece. Çocukluğumuz boyu korktuğumuz, büyüdükçe korkuttuğumuz ‘’hayaletler’’…
Ne yazıktı ki ne zaman ölsek, onlardan biri öldürürdü bizi.
Onların hissedemediklerine yüzerken yitirirdik nefeslerimizi.
Ve ne zaman olur da açarsak gözlerimizi, onlardan biri olmuşçasına korkardık kendimizden.
Bu yüzden ‘’hayal-et’’ derdik kendimize, her dirildiğimizde.
Bir daha ölene kadar hayal et!

Hayal etmezsen, ölemezsin…

Thursday, October 10, 2013

Yalnızlık Közleri

Özgürlüğe susamış bir adamın hayalleridir okyanus,
Ve zaaflarıdır o okyanusu kurutan.
Boğulan gün be gün,
                  Ve kıyılara uzanan…
Yağmur olup yağan umutlarıdır adamın,
Yaklaşan yıllara,
                  Yavaş yavaş aklaşan…
Tane tane savrulan yalnızlığıdır rüzgara,
Gün olup doğan umutları,
Gece olup batan sabrıdır!

Ezgilere dem tutar sessizliği,
                  Ve susar adam zaaflarına!
Günün sonunda hayalleri ıslanır da;
Yanar adam

                  Yanar yalnızlığına!

Thursday, August 22, 2013

Ölerek Yaşamak

Yaşamayı dahi zamana bırakanlardanız biz;
Dünyanın tek harikası içerisinde onlarcasını arayanlar,
Gördükleriyle tatmin olmayıp da hayaller kuranlar.
Tanrının tatminsizliğini bencilliğimizin merhametiyle karıştıranlar;
Anlam veremediklerini anlamsızlaştıranlar.
Bir olanlar; olmayanı saymayanlar!
Kaybolmuşlar kendi yollarında;
Saklanan korkusuzlar…

Zamanı dahi yaşatamayanlarız biz;
İki kum tanesini sonsuzluk sayanlar.
Ölerek uyuyup, doğarak uyananlar!
Sevenler ve sevemeyecek kadar nefret edenler...

Yaşayarak ölenleriz biz;
Aslında ölerek yaşayanlar.

Tuesday, July 16, 2013

Sevda Adı

Yalnızlık uyuşturuyordu dilimi, boğazımdan akarak ciğerlerime iniyor, tüm bedenimi ele geçiriyordu. Yudumlarım tükenmek üzereydi ki bir el uzandı arkamdan. “Pardon” dedi. Derinden gelen bir sesti, kalbinin değil, hayallerinin derinlerinden. Adımı sordu bana, bir elimde sönmeye yakın sigaram, ne diyeceğime kararsızdım. Ne olmalıydı adım ? Umut diyemezdim, Gece de olmazdı...ne demeliydim ? Düşüncelerimi bir köşeye atarak Ozan dedim. Evet, evet, Ozan tam benlikti. Arada sırada bir kaleme de sarılıverirdi parmaklarım. Gülümsedi. "Bende Sevda" dedi. "Memnun oldum", yeri gelince bir halt olabildiğimi bilmesini istiyordum. Sarı saçları birer yıldız gibi parlıyordu gece elbisesi üzerinde. Gece elbisesi derken, gece gibi yani; karanlık, gece gibi; umutsuz, gece ki kursağımda bırakmış hayallerimi. Oysa beni terkedip de giden gece değildi ki..
Kim bilir kaç mektubunu yanlış adrese götürüvermişlerdi,
Hepsinin de suçlusu geceler olabilir miydi ?
O karanlıkta gün ışığına çıkan zaafiyetler, o farkındalıkların körelişi,
Umut yangınları, hayal alaboraları, son nefesin ömür kılınışları..
Uykusuzluğumun dermanı geceler değil miydi ?
Kadınım demek istiyordum,
Kadınım… ben unuttum galiba adını,
Gece desem sana herkesleşir miyim bende, ötekileştirir misin beni başkaları gibi?
Ama dersem de, yıldızlar çizer belki silüetini,
Yahut sen yıldız olursun, sonra ben,
Belki dilek tutar kimileri,
Belki söverler bize aydınlattığımız için yüzlerini,
Belki de...
Belki de ömür veririz ha ne dersin,
Öyle ömürsüz mü olmalı geceler,
kaybolur gideriz belki...
O bu değilde,
Geceler; insanların dediği gibi, geçiyor mu öyle,
Yani her güneşin doğuşu, bir son mu ifade etmeli ?
Bir gece de gece, öylesine gece olamaz mı ?
Öylesine sabaha dayanamaz mı yıldız pasteli bedenlerimiz ?
Sonsuz olamaz mıyız ikimiz ...
Haydi yıldız olduk diyelim,
Haydi gözümüz kaldı bir camı açık dairenin süslemelerinde,
Bedenlerimizi alıp da, giremez miyiz duvar örtülü odalarına,
yasak mıdır ki aşk iki yalnız, iki sönük yıldıza ?
Birer kadeh şarabımızı alıp da oturmak, nice yıllar çarçur etmiş şöminenin karşısına,
iki insan gibi sevişsek mesela,
saçlarının yaldızlarında ellerimi, gözlerinin maviliğinde benliğimi kaybetsem,
dudaklarından doyursam karnımı, vücudundan üzerime boşalsa her bir ter damlası,
İlla da illa yanan ateşe köz mü olmak gerekir aşık olmak için ?
Öyle aşklara aşık olmuyorum lan diyemez miyiz ?
Hani hayat hayallerden ibarettir ya,
iki yıldız olup da, sabaha kadar, günlere, hatta ve hatta yıllara kadar sevişemez miyiz ?
madem özgürüz,
iki kuş olup da süzülemez miyiz arzularımızın doruklarında.
Hayal et be kadınım, beni hayalet ki senden başkalarına görünmez olayım.
İzin ver..
İzinsiz ettiğim tüm yeminler ile yansın cehennem bedenim.
Öyle kolay da değil benimsemek bazen,
Kadınım ol.
Yalnızlığım ol.
Yeter ki gece olma ama,
Adı yakışmıyor ne sana ne de bana.
Adın, adını unutmuş olabilirim ama, Sevdaydı galiba..


Wednesday, June 12, 2013

Ufak bir not; 31 Mayıs.

Ufak bir not; 31 Mayıs.


Ne demiş üstad Mehmet Akif  “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar!” Peki bu marjinal, çapulcu ve ayyaş sıfatlarının yakıştırıldığı insanlar, bu medeniyet canavarına, kalan son özgürlük inançları ile ellerini açmış iken; düşüncelerinin zan altında kalışı ve varlıklarının yadırganışı hoş görülür bir yaklaşım mıdır? Değil ise, gerçek spekülasyon aslen kimler tarafından ve ne sebeplere dayanılarak yapılmaktadır ?  

Peki nedir 31 Mayıs ?         

31 Mayıs; kırıldı sanılan halk kaleminin son damla mürekkebi ile atılan bir tarihtir! Anaların, babaların helal olsun haykırışları arasından yükselen "dalgalanan bir hilal olsun yeter” haykırışlarıdır! Zulme göğüs germiş bir milletin, tek beden, tek amaç uğruna yüreklerini kanatmasıdır!

Peki o zaman bunca yıllık lügatımızdaki özgürlüğün tanımı, nasıl oldu da değişiverdi bir anda?

Özgürlük;
Farkındalık değil midir ?

Özgürlük;
Kemiği kırılsa da dilimizin , yazıp çizmek değil midir ?

Özgürlük;
Özsellik değil midir tüm yabancılaşmalar arasında ?

Ne yazık ki tanımlanan özgürlük artık benim özgürlüğüm değildir!

Okuduğum ve yazdığım şiirlerin mısraları sansürlendiği sürece;
Arz ettiğim kelimelerin anlamları hor görüldüğü sürece;
Benliğime bir korku hükmettiği sürece;
Özgürlük, yaşadığımdan ayrı bir rüya olabilir sadece.

Şimdi bir daha soruyorum sizlere;
Özgürlük, mahkum bir bedenin, duvarlara kazıdığı düşüncelerinde mi barınır,
Yoksa özgürlük, düşüncelerin mahkumiyete karşı haykırdığı naralarda mı saklıdır ?


Umuyorum ki tarih kitapları 31 Mayıs'ın sadece iki, üç ağaçtan, bir parkta toplanmış çapulcu ve ayyaşlardan, provakatörlerden ve çıkarcı zihniyetlerden ibaret olmadığını ayrıntıları ile önümüzde ki nesillere aktarır. Lakin bazılarımıza kalsa, bu özgürlük mücadelesi bir grup penguenin “çiftleşmesinden” ibaret kalacaktır!

Friday, May 24, 2013

Vaad Edilendir Beklenen


Bir kadının güzelliği mi özendirir biz erkeklere cenneti ? Yoksa bir cennet kadar mı güzeldir tüm kadınlar ?

Puslu, yağmurlu, güneşinin bulutlar ardına saklanmış olduğu İstanbul'a bakıyordum balkonumdan. Saç tellerim rüzgarla beraber savruluyor, ansızın gözlerimde ki o öteki dünya'mda beliriveriyorlardı. Durgundu bugün İstanbul, çok durgun..

Sigaramdan bir nefes daha alarak karşı apartmanda ki kadına kilitledim gözlerimi. Sarı saçları beyaz sabahlığına uzanmış, açık kalmış bir iki düğmesinden siyah sütyeni patlamıştı. Gülümsüyordu. O da benim gibi öylece bakaduruyordu yorulmuş İstanbul'a.

Kendimi o kadını hayal ederken buldum dumanlı başımla. Islak saçlarını bukleler halinde uzatıyordu kollarıma ve bedenimi ıslatıyordu, vücudundan boşalttığı her bir ter damlasıyla. Gözlerine yeniden bakabilmeyi hayal ediyordum, içimde en ufak bir şüphe olmadan, bir önyargı göremeden bakışlarında. Beklentisizce, korkusuzca ve unuturcasına adımı her çığlığında.

Sanki ben bir müsvetteydim de bunca sene boyunca, o; bir damla mürekkep misali sonsuzluğa uzanıyordu damarlarımda. İlk defa görmüyordum belki de o kadını, belki de sevişmiştik önceden, yahut laflamıştık ayak üstü kuytu bir sokakta. Kim bilebilir belki de türlü hayallerime alet etmiştim o masum tebessümünü, belki de leke sürmüştüm güzelliğine bir kaçında ...

Bir kadının güzelliği midir Cennet, benliğimiz altında ezilmiş arzularımızla hayal edilen?

O kadın mıydı ki kartlaşmış tenimi canlandıran her dokunuşunda..

Sigaramın dumanı takılmıştı boğazıma;

Olasılıklar boğuyordu beni, ihtimallere bıraktığım her yazgı kuruntusuyla.

Beni ben olmaktan alıkoyacak bir kaç kıyafet beğendim gardrobumdan, üstümü giyindim.

Hazırdım, tek bir nefesinin zaman olacağını bildiğim kadına, sonsuzluğumu vermeye hazırdım.

Çıktım duvarlarını beyaza boyadığım odamdan, çerçevelerini indirdiğim dairemden!

Bir iki adım attım karanlığa, sokağın ucundan

"İn aşağı" diye bağırdım; kırılmayan dilimin, hakimiyetini bıraktığı kulaklara erişebilme umudu ile.

Benim için önemli değildi sesime kulak vermesi,

Yahut tüm zaafiyetlerinden vazgeçerek aşağı inmesi.

Lakin o inmese de ben hazırdım,

Hazırdım ben, uykularımı kaçıran o kadına

Her gün rüyalarımda yeniden aşık olmaya!

Yorgundu bugün İstanbul,

Yorgunluğu yağıyordu bedenimden, karışıyordu çarşafa.

Gözlerimi açtım kendimi kaybettiğim bir rüya’nın ortasında,

Belki yalnızlık bana göre değildi,

Belki de yalnızlık yutması zor bir kelimeydi sadece.

Monday, May 20, 2013

Çünkü;


Çünkü dedim ve sustum bugün.
Çünkü ...

Çünkü;

Ben farklıydım onlardan.
Ben göremiyordum her detayı gözlerim kapalı.
Göremediklerime de şekiller beğendiremiyordum ben.

Çünkü;
Ben farkındalığımın iplerini bırakmıyordum ellerimden,
Yeri geldi halatımsı keskinliği kanattı derimi,
Yeri geldi yaş oldu, kuruttu gözlerimi..
Yeri geldi ateş oldu yaktı bedenimi; fakat ben öyle sıkı sarıldım ki ona;
Yalnızlığımla alevlendi tüm közleri....

Çünkü;
Ben taktığım maskelerin varlığını inkar etmedim aslında,
Fakat her birine de başka bir karakter beğenemedim,
Hoyratça harcananlar misali her insan arasında.

Çünkü;
Vaad edilenin sunulmadığı bir dünyada,
İnançlarla renklendirilmiş bir tabloya da kuru kuruya bakmadım mesela..
Bir gözüm de aramadı hiç bir zaman,
Bir kadın uzansın yanımda, sakladığı kanatlarıyla.

Çünkü;
Sorgulatmadım kendimi kimselere,
Yahut sorgulamadım yanlışlarını kimsenin.
Her günün sonunda da bir yüzüm oldu,
Baktığım aynalarda tanıyabildiğim.

Çünkü;
Ben yaşamayı bir gereklilik olarak görmedim belki de,
Bir tercihti nefes almak bana göre.
Sualsiz kalmadı davranışlarım onların beklentilerinde
Bense başlıca bir sualdım oysa sağır tüm benliklerde.

Çünkü;
Aslında tüm korkakların sığınağı olan zamansızlığa yanaşmadım fazla,
Üstüme düşen her kayanın altında bir nefes sakladım kendime,
Yarınlar birer umut olsun diye,
Yıpranmış tüm hayallerime.

Çünkü;
Kaderim fazla değildi lakin bana,
Ben fazlaydım içinde var olmak için o’na.
Nedensizce kendime dünyalar yarattım,
Başımı koyduğum her yastıkta.

Çünkü;
Yalnızlığın yalınlığıyla doldurdum müsvetteleri.
Sonunda da okutabileceğim bir ben kaldı yanımda.

Aslında;
Bir son da beğenemedim ben yaşadıklarıma,
Sona kalmışçasına hayalperestler arasında!
Ve kader dedim sustum.
Başka bir neden bulamadım,
Dahil edildiğim tüm yalanlara.

Tuesday, May 14, 2013

Meleğim Sen


Günahlarımdan doğan bir melektin sen;

Önce güneş gibi açtın ellerime,

İçimi yaktı güzelliğin..

Mavi denizlerde boğuldum her baktığımda gözlerine,

Cennet bahçelerinde bıraktım vücudumu, gökler üzerinde,

İnanç yoksunluğu da yoktu gelen senin ile birlikte.

Bir yaradandı ki; hoş görmüştü seni, benim kafirliğime!

Günahlarımdan arındıran bir melektin sen;

Yandığım cehennem ateşini benim için söndüren..

Dönmesin diye yalvardığım dünyayı tersten döndüren..

Durduran zamanı, benliğimi gençleştiren,

Ve öğreten bana, hissetmeyi öğreten..

Öyle bir melektin ki sen;

Suskunluğumu akıtırdın dilimden,

Gitmeme izin vermezdin sadece,

Gideceğim yerlerde de tutardın ellerimden..

Öyle bir melektin ki sen;

Sevda bir yudumluk su olurdu çöllerde,

Sen olurdun beni su ile sarhoş eden..

Kısacası öyle de bir melek değildin sadece,

Benim meleğimdin sen,

Nefesim tükense ,

Sonsuz olurduk biz seninlen..

Sonsuzluk dahi kaçamazdı senin şehvetinden..

Benim kaçamadığım gibi, gözlerimi kör eden talihimden..

Saturday, May 11, 2013

Gece Geldi, Ben Sustum


Gece mi geldi ?
Kapatacaksın kendini dört yanı açık balkonuna,
Hoşgeldin diyeceksin.

İstanbul’da mısın ?
Alacaksın bir güzel Marmara'yı karşına,
Boyayacaksın bardağını birkaç damla rakıyla,
Su da olmayacak içinde, iki tek buz yeter ozanlığını ıslatmaya.
Saracaksın sigaranı, yakmayacaksın hemen.
Önce duracak biraz dudaklarında, yapışacak tenine.
Ateşlemek için çektiğinde, kanatacak seni.
Bir damla da kan tadı bırakacak ağzında, damaklarında.
Sevdiğin kadının adını sayıklayacaksın her yudumunda.
Acıyacak;
Canın acayacak ki kalbinin acısı hafiflesin.
Her yıldıza bakıp da dalmayacaksın öyle,
İçlerinden en parlağını seçeceksin, en vaatlisini..
Sabah'a sönmeyecek o;
Senle beraber kaybolacak gündüzlerde.
Kalemin kağıdı ağlatırken; sen de ağlayacaksın.
Sere serpe bırakacaksın gözyaşlarını gamzelerine,
Öyle delikanlıyım ben, ağlamam demek olmaz; ağlayacaksın.
Sonuna kadar, hıçkırıkların boğazını kurutana kadar; ta ki bir bardak daha doldurana kadar.
Gidenleri unutana kadar da içmeyeceksin, dönmemek üzere içeceksin her gece, dönememek üzere.
Ayağa dahi kalkamaz hale geleceksin ki gökyüzü gelsin ayağına.
Hayallerin gelsin, pişmanlıkların,
Umutların gelsin yıldızlarla beraber…
Gelsinler ki, onlar da birer birer damlasın doldurduğun müsvettelere,
Öyle çalakalem de yazmayacaksın düşünmeden, düşündürtmeden,
Sen değil de bir başkası okurken, demeyecek ki;
Her kelime bir hazineydi de bulanı mı çok geldi..
Her yarıda kesilmiş aşka da hikaye demeyeceksin mesela, hele kader hiç demeyeceksin..
Suçu aramayacaksın başkalarında!
İçiyorsan… suçlu da sen olacaksın, suçta.
Öyle her gece geçmez olsaydı,
Aklaşır mıydı sakalların yoksa..

Ayaz mı geldi sonunda ?
Duracaksın çırılçıplak rüzgara karşı,
Hiçbir duvarı almayacaksın arkana,
Duvarlar sağlamdı da sen mi duramamıştın ayakta ..
Tadını çıkaracaksın güneşin, doğuşu yakmaz ilk başta,
Yazdıkların uçuşacak rüzgarla, sen kapatacaksın gözlerini! 
Aklın geceden kalma yıldızda,
İyi geceler diyeceksin,
Geceler kötü olmaz,
Ne de olsa biter her biri, bir uyanışta ….

Thursday, May 9, 2013

İçimde ki Ben


Neden mi çoğul konuşuyorum günlerdir ?
Çünkü;

İçimde bir ben daha var susturamadığım!

Bir ben daha var;

Kapayamadığım gözlerini gördüklerime!

Bir ben daha var;

Unutturamadığım unuttuklarımı!

Ve bir ben daha var;

Benim olduğumdan habersiz sadece...

Neden mi çoğul yaşıyorum senelerdir ?
Çünkü;

Bir ben daha var benim içimde;

Hisseden lakin hissettirmeyen,

Mutlu fakat körpe dedirten...

Ve bir ben daha var ki;

Benden iyi beni bilen,

Farkındalıklarımın iplerini kanatırcasına çeken,

Dizeler söyleyen,

Yeri gelince dize getiren...

Ve götürmeyen.

Alıpta geri vermeyen bir ben var içimde!

Üste çıkmayan,

Suçlamayan,

Ben dedirtmeyen...

Bir ben var ki;

Göründüğü gibi olmayan,

Hatta ve hatta hiç görünmeyen.

Neden mi onca maske peki ?

Sormalı ozan'a ;

Hangi dizelerdeydi o tüm kaybettikleri...

İçimde ki ben,
O değildi kirleten… sahip olduğum lekeli geçmişimi!